Yaşam ve Ölüm İkilemi
Yaşam ve Ölüm İkilemi: Doğduğumuz Gün Ölürüz,
Öldüğümüz Gün Doğarız
Telomerler, hücrelerimizdeki kromozomların sonunda bulunan yaşam ipleridir. Doğumla birlikte tıpkı bir mum gibi yanmaya başlar ve yaşam boyu giderek bu yaşam iplerinin boyu kısalır. Yeni doğan çocuk en uzun telomere sahiptir. Yaşlı hücre kromozomlarında ise bu ipler kısalmıştır. Her hücre bölünmesiyle telomer biraz daha kısalır ve tükenince de hücre ölür. Yani her ne kadar biz adına gelişme ve büyüme desek de aslında doğduğumuz anda yaşlanmaya başlar, ölüme ilerleyen bir sürecin içine girerek ölüme bir adım daha yaklaşırız. Peki yaşlanmayı tersine çevirebilir miyiz? Araştırmalar TERT adı verilen telomeraz gen tedavisinin deneysel olarak mümkün olduğunu doğrulamıştır. Ancak bu tarz bir tedavi de kanseri tetiklemektedir. Yani yaşlanmayı tersine çevirmek, kanser riskine yol açmaktadır. Çünkü yaşlanan hücreler, genellikle hücrede meydana gelen, DNA hasarı, hiperaktif kanser teşvikçisi genler veya mutasyon başlamasına yardımcı olan çok kısa telomerler gibi potansiyel olarak karsinojen olabilecek değişikliklere bir yanıt olarak o şekle gelmişlerdir. Böyle hücrelerde çoğalma yeteneğinin tekrar kazandırılması, bizi yaşlanmanın tavasından alarak, kanserin ateşine atmaktadır. Bilimsel bir ifade ile doğduğumuz gün öldüğümüz gündür aslında.
Diğer taraftan, İslam inancında ölüm bir şeyin sonu değil, bir doğumdur. Öldüğümüz gün, doğduğumuz gündür. Sonrasında başka bir hayat başlar. Kişi beden olarak yok olurken ruh olarak yaşamaya devam eder. İnsanlar, yaratılışları gereği yok olup gitme düşüncesini içlerindeki ebediyet arzusundan dolayı kabullenemezler ve ölümün ürperticiliğine ve hayatın faniliğine karşı ahirete inanırlar. Ahiret inanışı, sadece ceza ve mükafat olarak değil, aynı zamanda insanın içindeki ebed/sonsuz duygusuna cevap vermek bakımından da önem taşımaktadır. Ruh, dünya hayatına doğum yoluyla gelen insan oğluna, anne karnında döllenmeden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına geçiş sürecinde; iyiler cennete, kötüler cehenneme gider. Bu inanış geçmişteki dini sistemlerde ve İslam inancında olduğu gibi diğer günümüz dinlerinde de varlığını sürdürmektedir. Örneğin Süryani Ortodokslar, ölüm ve kıyamete, cennet ve cehenneme, irade hürriyetine inanırlar. Onlara göre ölüm, vücuttaki bütün hücrelerin bir hastalık ya da başka sebeple canlılığını kaybederek, hücrelerin özünü can ve ruhun bedenden ayrılması demektir. Beden topraktan geldiği için toprağa gidecek, fakat ruh Allah’ın nefsinden olduğu için diri kalacaktır. Bu itibarla ruh, vaftizden aldığı kutsiyeti muhafaza etmiş ise ve günahtan uzak durmuş ise cennete gidecek aksi halde cehennemde ıstırap içinde acı çekerek yaşayacaktır.
Ölümden sonra ruhun yaşamaya devam ettiğine dair ilk ontolojik delil Sokrates’e aittir. Sokrates ölümün fena bir şey olmadığını, ölümün uyanılmayan deliksiz bir uyku, öte dünyaya yolculuk olduğunu söylemiştir. Ağlayıp sızlayan dostlarına: “Kaygılanmayın, gömeceğiniz yalnızca bedenim olacaktır çünkü ölüm ancak iki şeyden biri olabilir: Ya o bir tür hiçliktir yani ölen bir kişinin herhangi bir şeyi algılaması söz konusu değildir ya da herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya göç etmesidir. Benim başıma gelenler tesadüf eseri değildir. Ölmenin ve böylece bütün acılardan tamamen kurtulmanın benim için en iyi şey olduğundan eminim. Ben ölmeye, siz yaşamaya…” demiştir.
Yaşam ve ölüm bir ikilem gibi gözükse de insanlar, hatırladıkları kadar yaşarmış. Ne kadar fazla heyecanı ve güzelliği hatırlarsanız, sizi mutlu eden, hafızanıza kazınan deneyim edinirseniz o kadar fazla yaşarsınız. Madem ki Hindistanlı düşünür Jiddu Krishnamurti: “Biz ölümün ne olduğunu bilmek istemiyoruz; ölümün olağanüstü mucizesini, güzelliğini, enginliğini, derinliğini bilmek istemiyoruz. Bilmediğimiz, tecrübe etmediğimiz bir şeyi sorgulamak istemiyoruz. Bizim tek istediğimiz şey, sürekliliktir” demiş biz de ölüm ile birlikte varlığımızın süreklilik göstereceğine olan inancımızı yitirmemeli, belleğimizde güzel hatıralar biriktirmeliyiz.
