Sen Değişirsen Dünya da Değişir
Westminister Manastırının bodrumunda bir Anglikan (İngiltere Kralı VIII. Henry’in kurduğu, Katoliklik ve Protestanlık arasındaki bir Hristiyan mezhebi) piskoposunun mezarının üstünde şunlar yazmaktadır: “Genç ve özgür iken, sonsuz hayallerim varken dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de hayallerimi biraz azaltarak, sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda artık son bir çabayla yalnızca ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama yazık ki bunu da başaramadım. Şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim.”
Mezar yazısının ardından iki farklı senaryo ile değerlendirelim “kendimizi değiştirmek” konusunu. Önce güzel bir hayal kurarak başlayalım: Akşam haberleri açıyorsunuz ve iş dünyasından, eğitim camiasından, spor ve sanattan onlarca başarı hikâyelerini seyrediyorsunuz. Ya da haber spikerinden “Türkiye’nin enflasyonu %1’e geriledi”, “Türkiye’de suç (kapkaç, hırsızlık, çocuk tacizi) yok denecek seviyelere indi”, “İzmirli 10 yaşındaki Elanur matematikte dünya birincisi oldu”, “son 20 yıldır hiçbir asker şehit olmadı”, “son on yıldır bir tane kadın cinayeti işlenmedi”, “Türkiye’de ormanlar ülkemizin %55’ini kaplamaktadır” cümlelerini işitiyorsunuz. Keyifleniyorsunuz, içinizin ferahlığı yüzünüze tebessüm olarak yansıyor birden. Bu güzel haberlerle sabahı ediyorsunuz ve işe gitmeye hazırlanırken aklınızdan şu düşünceler geçiyor: “Ülkem ne kadar da huzurlu bir yer, insanlar ne kadar mutlu, geçim derdi kalmadı şükürler olsun ki, güven içinde çoluğumuz, çocuğumuzla yaşıyoruz. Vay be, nerelerden nerelere”. Sonra iş yerine varıyorsunuz ve kiminle karşılaşsanız selam verip halini hatırını soruyorsunuz. Onlar mutlu, siz mutlu.
Şimdi günümüze dönelim. Akşam haberleri açıyorsunuz ilk seyrettiğiniz haber şu: “Adam kendisinden ayrılmak isteyen eşini, 6 yaşındaki çocuğunun gözü önünde öldürdü” ardından gelen haber “İstanbul’da iki karşıt grup arasında silahlı çatışma çıktı. 2 ölü 3 ağır yaralı var” bitmiyor sıradaki haber şöyle: “Iraklı tanınmış bir iş adamı ve bir doktor, ikinci evlilikleri için geldikleri Türkiye’de Suriyeli kadınlar tarafından dolandırıldı”, “Ordu’da M.T adlı bir kişi, 4 yaşındaki erkek çocuğu darp ederek, cinsel istismarda bulundu”, “Bir kadın 9 yaşındaki oğlunu sevgilisiyle birlikte yakarak öldürdü”, “Bu ay enflasyon %16.2. Hazine, Türkiye’nin 31 Mart 2021 itibariyle brüt dış borç stokunun 448,4 milyar dolar, net dış borç stokunun 262,1 milyar dolar olarak hesaplandığını bildirdi”, “Türkiye’de gençlerin gelecek kaygıları artıyor”, “Hırsızlar mahalleye dadandı. Bir haftada 7 ev soyuldu”. Daha fazla dayanamayarak televizyonu kapatıyorsunuz. İçinizde müthiş bir huzursuzluk başlıyor, yüzünüzü bir karanlık kaplıyor. Bu kötü haberlerin ardından düşüncelere dalıyorsunuz aklınızdan geçenler: “Artık kimseye güven kalmadı. İnsanlar delirmiş olmalı. Çoluğumuzu, çocuğumuzu kimlere emanet edebiliriz ki? Hiç kimseye. Sokakta, parkta, evde artık hiçbir yerde güvende değiliz. Nerelerden nerelere geldik, yazık!”
Dikkat ederseniz iki senaryonun da odağında “insan” vardır. Matematikte dünya birincisi Elanur’u da bir anne-baba yetiştirdi; Ordu’da 4 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunan M.T adlı kişiyi de 6 yaşındaki çocuğunun gözü önünde eşini öldüren adamı da bir anne-baba yetiştirdi.
Anne ve babasının arasındaki şiddete tanık olan çocuk, evlendiğinde aynı şiddeti eşine ve çocuklarına uygulamaktadır. Annesi ya da babası hırsız olan çocuk, ileriki zamanlarında büyük olasılıkla hırsız olmaktadır. Tersi bir durumda ise çocuk, doktor olan bir babaya ve öğretmen olan bir anneye sahipse; evin her tarafı kitaplarla çevriliyse suça yönelme eğilimi daha az olacaktır. Tabiki de istisnalar çıkacaktır. Ama az bir olasılıkla.
Sinirli, alıngan ve saldırgan bir kişiliğimiz olduğunu varsayarsak herkese çok çabuk sataşmamız, insanları kolayca suçlamamız kaçınılmaz olacaktır. Kişi, sinirli ve saldırgan olduğunu kabul etse ve kendini sakin olma yolunda telkin etse kısacası değişime, yukarıdaki mezar taşında yazdığı gibi kendinden başlasa hem kendi dünyası değişecektir hem de başkalarının dünyası değişecektir. İnsanlar, olumsuz yanlarını olumluya çevirmek için çabalarsa eğer gerçekten de dünyanın çok çabuk olumlu yönde değiştiğini görebiliriz.
Bireylerden başlayıp bir toplumun nasıl da değişip dönüştüğünün ispatı olan Finlandiya, incelenmesi, model alınması gereken bir örnektir. Eğitimsiz, cahil ve yozlaşmış insanlardan, baskıcı bir sistemden, özgürlüğe ve uygarlığa kavuşma serüvenidir Finlandiya’nın hikayesi. Şayet bir toplum çabalarsa ve gönülden isterse uygarlık mücadelesinde nasıl başarılı olunduğunun göstergesidir.
Hala okumadıysanız Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını emrettiği Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim. Ufuk açacaktır.
Esen kalınız.
