Muharrem GÜR – Sanat Toplumsal Gelişim İlişkisi
SANAT TOPLUMSAL GELİŞİM İLİŞKİSİ
İnsanı diğer canlılardan ayıran bir çok özelliği vardır. Bunların en önemlilerinden biri de duygu ve düşüncelerini ifade etme şeklidir.
İnsan evrim sürecinin başından bu yana duygu ve düşüncelerini ifade ederken doğal olarak hem çok farklı araçlar, yöntemler kullanmış, hem de bu araç ve yöntemleri sürekli olarak geliştirmiştir. İçgüdüsel tepkileri bir kenara bırakacak olursak, hem üretenin kendi iç dünyasında hem de temas içinde olduğu kitle ile bir disiplin içerisinde yaşadığı ilişki sanat dünyasına doğru çıkılan bir yolculuktur.
Bu yolculukta sanat ile toplumsal gelişim süreci arasında bir ilişki var mıdır acaba?
Bu süreç ve etkileri hiç kuşkusuz ki bütün toplumlarda farklı bir bir yol izlemiştir. Toplumların kendi içlerinde bile bazı dönemlerde sanata ve sanatçıya bakış açılarında ciddi değişimler olmuştur.
Peki ülkemizde bu serüven nasıl başladı ve devam etti?
Öncesinde halk edebiyatı, müziği ile saray müziği ve dini figürleri içeren eserler sanatın temelini oluştururken, Osmanlının son dönemlerinde başlayıp, cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden sanatta batının etkileri maalesef ilerleyen dönemlerde hem yönetimlerde hem de halkta olumsuz yönde bir düşünsel değişim geçirdi. Üretilen müzik, edebiyat ve resim alanındaki son derece özgün eserler toplumun geneline yayılamadığı gibi giderek de azaldı.
İlerleyen süreçte sanatçılar (bunlar ağırlıkla müzik, sinema ve edebiyat alanındaydı) düzenin devamı için tehdit olarak görülüyor, halkla olan ilişkileri mümkün olduğuca engellenmeye çalışılıyordu. Diğer sanat dalları: tiyatro, opera, klasik müzik, resim, heykel vs. ise toplumun çok dar bir kesiminin dünyasına sıkışmıştı.
Sanat hemen hemen tamamı ile halkın isyanını dile getirmeye çalışan sayılı müzisyenlere ve edebiyatçıya indirgenmiş, sanatın tanımı ve içeriği alt üst olmuştu.
Bu isyanı dile getiren kimi zaman 50‘li yıllardan itibaren yoğun olarak yaşanan büyük kentlere göçün, çarpık sanayileşme ve kentleşmenin bir sonucu olan gelir dağılımındaki bozukluğu dile getiren arabesk müzik ve yine bu düzene itiraz edenlerin siyasi başkaldırısını dilendiren protest ve halk müziği idi.
Özellikle 70’li yıllar ülkemizde bu kısır döngü içindeki bir sanat anlayışı ile geçti. Sanat ve sanatçı kavramı giderek gerçek anlamını yitirmiş, her mikrofonu eline alan , kitap yazan , filmde oynayan vs. sanatçı idi artık. Kavramların içi boşaltılırken sanat da zihinlerde gerçek anlamının dışında bir yer bulmuştu.
80’li yıllarla birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kendini hissettiren neolibarel dünya düzeninin bir sonucu olarak popüler kültüre yenik düştü sanat . Tüketim, finans dünyası, zenginlik yükselen değer olmuştu ve sanat artık sadece bir azınlığın dünyasında yer bulabiliyordu.
Sanatı yaşamının, düşünce sisteminin merkezinden çıkaran toplum artık daha kolay yönetilebiliyor, olayları, olguları değerlendirmede daha edilgen oluyor ve kültürel yozlaşmadan daha kolay etkileniyordu. Düşünce üretemiyor, felsefe yapamıyor kısacası dar bir düşünce sistemi içerisinde dönüyor dönüyordu.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’’. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
