Kar Altında Kırmızı Tramvay
İstanbul’un ortasında kırmızı tramvay geçerken, lapa lapa yağan kara bakıp, al diyor diyor sana hediyem bu. Bir kitap ‘Masalını Yitiren Dev’ içine yazdığı yazı ile karşılıyor beni
‘bir şey var aramızda diyor, genzimizi yakan…’ sonra ne o beni ne de ben onu görüyorum. Bu yazıyı okuyorsa bana ulaşır mı bilmem. Yazmak terapidir dedim ya, bazen de ulaşmaktır uzaktaki eski bir dostta ya da sevgiliye.
Yazılarımı okuyan dostlara selam ederim önce sonra imla hatalarımı düzelten mono lisa gülüşlü yazara, yırtık pantolonun ile meydan okuduğun sisteme karşı duran genç sana selamlar, cidden aşttın artık kendini diyen müşkülpesent kel yakışıklı müdür sana selamlar, hocam bu hafta beni de anlatın diyen lisans ve yüksek lisans öğrencilerimle selamlar, ben bilimden anlamıyorum film seviyorum dediğim gün evet geçen yazından belli deyip naif güzel kişiliği ile odamın en üst köşesindeki dev Atatürk portresini veren dosttum sana da selamlar… Askerden gelen kardeşini gördüğü söyleyen güzel arkadaşa, naneli çikolata yemeyi sen öğrettin bana. Eee hocam o kadar işinize koşuyorum idolüm sizsiniz dediği duyduğum sağ kolum oğlum kadar yakın öğrencim sana da selam olsun.
Önceden ne güzel yazardık sevgili diye başlayan mektuplar, selamlar ama yok artık hızlı değişen gündem ve teknolojide bir selam zor yazılır oldum oda slm şeklinde kısaldı. Dönelim İstanbul’un ortasında kış mevsimde hediye edilen kitaba.
“çocukluk bir dev masalıdır. masalı bozulmuş çocukluk neyse masalını yitiren dev de odur. birbirlerini yitirdiklerinde çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. büyüsü bozulan çocuk ise yaşamı boyunca masalını arayan bir dev gibi savrulup durur.” Bu bölümde diyor ki masallarda devi yitirirseniz masalın anlamı olmaz, çocukluğunuzu yitirdiğinizde ise gençliğin ve geleceğin anlamı olmaz.
Kitabı bir çırpıda bitirdiğimde gözlerim doluyor ama acılar besliyor bizi diyorum. ilkokula on dört yaşında başlayan bir edebiyat adamının, Adnan Binyazar’ın çocukluk ve ilk gençlik anılarından oluşuyor. Diyarbakır’da başlayan, yoksulluk içinde geçen bir çocukluk, dağılmış bir aile, çocuk yaşta girilen çalışma hayatı, acımasız koşullar. Anı gibi değilde roman gibi okunan bu kitapta Adnan Binyazar, hayatla olan mücadelesini hiçbir abartıya, duygusallığa yer vermeden, son derece nesnel bir tavırla aktarmış. Yaşadıklarını anlatırken, o günlerin Türkiyesi’nden çok canlı kesitler veriyor.
Kitap hediye edildikten İki yıl sonra yazarla çocuk edebiyatı ile ilgili bir çalıştayda aynı masada yemek yiyoruz merhaba ben diyor ‘Adnan Binyazar’ önce şaşırıyorum sonra hayranlık dolu cümleler geliyor. Nasıl diyorum ben en büyük hayranınızım. Başlıyoruz konuşmaya ve bana dediğini yapıyorum değerli hocam yazıyorum artık. Sen yazmalısın diyor bana yüreğindeki çocuğun sesiyle yaz. Yüreğimdeki çocuk konuşmak istiyor ama korkuyor sen çocuksun sus bilmezsin aklın sarmaz derler diye korkuyor Sesini çıkaramıyor çünkü cezalandıracaklar onu biliyor. Aslında korkusu ne cezadan ne acıdan çocuğun değişmeyecek bir şey diyor ne söylesem her şey aynı kalacak. Bu roman işte burda çocuğa yol gösteriyor pes etme diyor mutlaka bir yol bulunur yeter ki çabalamaya devam et.
Geçmişin gölgesinde bunlar kafama kurcalarken çalan bir telefon derdini anlatıyor. Keşke çözüm ben olsam diyorum derdine ilaç olamıyorum. Derdini yazmaya bile elim gitmiyor. İşte burda sevgili Aysel gürel devreye giriyor. Baktım ki genç yaşta beni evlendirecek bende deliliğe verdim kendimi ‘Deliliğin dokunulmazlığına sığındım’. Sonra bu Deli Aysel dediler diyor bende kendimi böyle korudum. Yukarıdaki ses çıkarmayan çocuk gibi ses çıkarmayan kadınların sesi olan Aysel Gürel:
Varmadan sekizine
Ergin oldu Ünzile
Hem çocuk hem de kadın
12’sinde ana
Bir gül gibi al ve narin
Bir su gibi saydam ve sakin
Susar kadın Ünzile
Yağmuru kim döküyor?
Ünzile kaç koyun ediyor?
Dayaktan uslanalı
Hiçbir şey sormuyor
Sorgusuz sualsiz devam edip olanı kabullenmek mi doğru olan, içindeki çocuğa sarılmak mı, yoksa pes etmeyip uzak ufuklara yol almak mı? Masalımı aramaya devam ediyorum.
Bu masalların içine girip bazen sahte devi oynayıp, dileyin benden ne dilerseniz diyorum ( Halbuki o kadar gücüm yok). Hocam ben hiç tiyatroya gitmemiştim sayenizde gittim diyor biri o zaman o dev gerçek dev olabilirim diyor çocukların masallarına girip hayallerini gerçekleştirecek. Karanlıklarda bir mum ışığı yakmayı yeğledim hep.
İstanbul ortasında kırmızı tramvayın geçtiği o semtte, lapa lapa kara karşı anı dondurup zamanı geri döndürdüğümde genzimiz yanmalıydı diyorum. Bu arada Burcu Hocam yazdığımız kitaba bölüm yollarken, içimdeki çocuğu sevdiğini söylediğiniz mesajında gelen sözle kapıyorum yazıyı.
Sen uyurken… Uzaklarda, okyanuslar ve kıtalar ötesinde… Birisi uyanıyor… Birisi keçi sağıyor… Birisi ağaca tırmanıyor. Dünyanın dört bir yanında aynı anda neler yaşandığını görmek için kapakçıkları kaldır.
(Durga Berhand, Sen Uyurken… Kitabı)

Ellerine, yüreğine, kalemine sağlık..
Cümleye nereden başların bilmiyorum abicim, ama şu varki sadece üniversite görevlerimin dışında hayatta genel olarak tanıdığım çok nadide insanlardansınız, iyi ki diyorum kader bizi kesiştirmiş, iyi ki beni terapi odanıza çağırıp kahve ısmarlamışsınız..:)Gerçi ben baya ısrar etmiştim, öyle hatırlıyorum:)Çünkü farklı olduğunuzu odama gelir gelmez anlamıştım.. Bu süreçte o kadar sıkıntının arasında derin bir nefes aldığım, kafama göre bir çocuk edasıyla odandan rahatlıkla çikolatalar, meyvesuları aldığım tek kişisin koca kampüste.. Benim bu kadar kısa sürede bi insanı sevmem ısınmam mucize gerçekten.Hayatım boyunca sırf o yırtık pantolunumdam, kırmızı gözlüğüm, yırtık ceketimden ötürü öcü görmüş gibi bakan insanların aksine beni önyargısız bir şekilde kabul eden güzel bi insansın..Cümlemi daha fazla uzatmayayım cidden duygulandım bu satırlarımda kısacası seni seviyorum Abicim.. Herşey gönlünce olsun…Allah’a emanetsin