Av. Ali Birdal Kahraman – Gerçeği Savunmak: Dezenformasyon ve İftira Karşısında Hukuk
Av. Ali Birdal Kahraman – Gerçeği Savunmak: Dezenformasyon ve İftira Karşısında Hukuk
Merhabalar değerli okurlar, öncelikle her yazımda olduğu gibi bu yazımda da göstermiş olduğunuz olumlu geri dönüşler için şükranlarımı sunarım.
Gelen talepleriniz doğrultusunda bugünkü yazımızda, son dönemde giderek artan bir sorun hâline gelen dezenformasyon ve iftira olgusunu; ceza hukuku ve tazminat hukuku boyutlarıyla ele alacak, hukuki süreci kişisel değerlendirmelerimiz eşliğinde inceleyeceğiz. Teknolojinin dolaşım hızı arttıkça, hukukun korumakla yükümlü olduğu değerlerin kırılganlığı da artıyor. Günümüzde dezenformasyon, yalnızca etik bir sorun ya da gazetecilik meslek ilkeleriyle sınırlı bir tartışma alanı değildir. Ceza hukuku ve özel hukuk bakımından sonuçlar doğuran, kişilik haklarını hedef alan ciddi bir hukuki problemdir.
Ceza hukuku perspektifinden bakıldığında, iftira suçu bu tartışmanın merkezinde yer alır. Türk Ceza Kanunu’nun 267. maddesi açık ve nettir: “Yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği hâlde bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi” iftira suçunu işlemiş sayılır. Burada suçun oluşumu için aranan temel unsur, isnadın gerçeğe aykırı olduğunun fail tarafından bilinmesidir.
Dezenformasyonun cezai sorumluluk doğurabilmesi de çoğu zaman bu bilinç unsurunun ispatına bağlıdır. Ancak günümüzdeki dezenformasyon olgusu, her zaman klasik iftira suçu kapsamında değerlendirilmez. Özellikle kamuoyunu yanıltıcı ve halkı yanlış bilgilendirmeye elverişli şekilde yayılan yanlış bilgiler, TCK m.217/A kapsamında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu madde, dezenformasyonun ceza hukuku açısından özel bir başlıkta ele alınmasını sağlar ve toplumsal etkisini göz önünde bulundurur.
Yani iftira, daha çok somut bir kişiyi hedef alırken; TCK 217/A, geniş kitleleri yanıltma potansiyeli taşıyan dezenformasyonun yaptırıma bağlanmasını öngörür. Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçu ise yalnızca mağdurun şahsına değil, kamu düzenine de zarar verir. Bu nedenle kanun koyucu, TCK m.267/2 ve devamında nitelikli hâllere yer vererek yaptırımı ağırlaştırmıştır. Özellikle isnadın soruşturma veya kovuşturma başlatılmasına elverişli olması, cezanın belirlenmesinde önemlidir.
Ceza sorumluluğunun tespiti, mağdur açısından çoğu zaman yeterli bir giderim sağlamaz; zira ceza hukuku, fail ile kamu arasındaki ilişkiyi düzenler. Oysa itibar kaybı yaşayan kişi bakımından esas mesele, uğranılan zararın telafisidir. Bu noktada tazminat hukuku devreye girer. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi, kişilik haklarına hukuka aykırı saldırılara karşı koruma sağlar. Aynı Kanun’un 25. maddesi ise saldırının durdurulması, önlenmesi ve sonuçlarının ortadan kaldırılması taleplerini düzenler. Dezenformasyon ve iftira, tereddüde yer bırakmayacak şekilde kişilik hakkına saldırı niteliğindedir.
Bu saldırının basın yoluyla gerçekleşmesi, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz; aksine etki alanını genişletir. Manevi tazminat bakımından temel dayanak Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesidir. Anılan hüküm, kişilik hakkı zedelenen kimsenin yaşadığı elem ve ızdırabın giderilmesi için uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesini talep edebileceğini düzenler. Öte yandan, dezenformasyonun somut ekonomik sonuçlar doğurması hâlinde maddi tazminat talebi de gündeme gelir. TBK m.49 kapsamında haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde, hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve illiyet bağı unsurlarının varlığı hâlinde, mağdurun uğradığı maddi zararların tazmini mümkündür.
Ceza yargılaması ile hukuk yargılaması arasındaki ilişki de burada önem kazanır. Ceza mahkemesinin iftira suçuna ilişkin mahkûmiyet kararı, hukuk hâkimi açısından güçlü bir delil niteliği taşır. Her ne kadar hukuk hâkimi ceza mahkemesi kararıyla mutlak biçimde bağlı olmasa da, fiilin hukuka aykırılığı ve kusur yönünden bu kararlar tazminat davalarının seyrini belirleyici ölçüde etkiler.
Basın özgürlüğü ile kişilik haklarının çatıştığı bu alanda ölçülülük ilkesini hatırlatmak gerekir. Anayasa’nın 28. maddesi basın özgürlüğünü güvence altına alırken, 12. ve 17. maddeleri kişilik haklarını ve manevi varlığı koruma altına alır. Eleştiri sınırlarını aşan, olgusal temelden yoksun ve itibarı hedef alan yayınlar, özgürlük zırhı altında korunamaz.
Sonuç olarak, dezenformasyon çağında hukuk yalnızca yaptırım uygulayan bir sistem değil; gerçeği, kişilik haklarını ve toplumsal düzeni koruyan temel bir adalet mekanizmasıdır. Ceza hukuku caydırıcılık işleviyle, tazminat hukuku ise ihlalin sonuçlarını giderme yönüyle bu yapının tamamlayıcı unsurlarını oluşturur. TCK 217/A ile dezenformasyonun suç olarak tanımlanması, modern bilgi çağında hukukun toplumsal düzeni koruma işlevini güçlendirmektedir. Adaletin tesisi, hukukun öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde ve hakkaniyet ilkesi gözetilerek mümkündür.
“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” — Émile Zola
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Av. Ali Birdal KAHRAMAN
