Dolar 44,8753
Euro 52,8647
Altın 6.924,81
BİST 14.510,74
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara 14°C
Açık
Ankara
14°C
Açık
Sal 17°C
Çar 16°C
Per 8°C
Cum 12°C

DEMOKRASİ YOKSA YOKSULLUK VARDIR!

DEMOKRASİ YOKSA YOKSULLUK VARDIR!
21 Haziran 2021 10:40

Yaşım gereği, Türkiye’de çok partili hayata geçilen ilk yılları 1950’li yıllar ile 1960’lı yılların ilk yarısını, okuduğum ya da anlatıldığı, 1960’lı yılların ikinci yarısını ise bir kısmını hatırlayacak kadar bilirim. O dönemlerin ülke siyaset arenası, darbeler ve ülke iktidarları çocukluğum ve gençliğime eşlik etti. Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kendimi bildim bileli, bu ülkede yoksul çoğunluğun gerçek gündemi hiçbir zaman konuşulmadı. Çünkü Türkiye siyaseti, sürekli içeride ve dışarıda yaratılan suni gündemler üzerinden, hamasetle yapılageldi. Bu da yetmedi, topluma hep iç ve dış düşmanlar gösteren merkez siyaset, kendini yeniden tahkim ederek yoluna devam etti. Zira Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu, merkez siyasetin bu söylemini satın almaya ve peşinden gitmeye yatkındır.

Maalesef Türkiye bugün de farklı bir noktada değildir. Özellikle son yıllarda siyasette bu söylem daha baskın bir şekilde kullanılıyor. 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP ile onun son yıllardaki ortağı MHP’ye göre, onların dışındaki tüm siyasi partiler, sendikalar, meslek birlikleri, demokratik kitle örgütleri ve muhalif bireyler bu ülkeye düşmandırlar. Hızla büyüyen, ekonomik olarak uçan, havaalanı, otoyol, köprü yapan Türkiye’yi istemeyen kıskanç diğer devletlerin işbirlikçisidirler.

Elbette bu yönetim tarzı, yalnızca Türkiye’nin sorunu değildir. Zira sorun, dünya genelinde yönetim erkini elinde tutan kapitalist sistemin, demokrasi diye toplumlara sunduğunun, gerçek anlamda demokrasi olamamasından veya olmasına izin verilmemesinden kaynaklanıyor. Kapitalizm ne kadar demokrasiden dem vurursa vursun, dünyanın birçok ülkesinde devleti yöneten veya devlete hâkim olan sınıf, zümre, etnik kimlik veya dini yapı her ne ise, onun yoksul çoğunluk olan halktan yana siyasi düşüncenin siyaset yapmasının yolunu yasalarla kesmesine göz yumar. Yasaların yetmediği yerde baskı, şiddet ve cezalandırma yöntemini kullanmasına, siyasi parti ise kapatılıp yasaklanmasına her zaman onay verir. Kuşkusuz demokrasinin ülkeden ülkeye farklı uygulanması da ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur. Bunun en görünür nedeni; sistemin elinde tuttuğu dünya kaynakları ile meta üretiminde, her bir devlete biçtiği rol ve oluşan pastadan aldığı pay oranıdır. Söz gelimi, işgallere ve ülkeleri merkez devletlere bağlamaya dayanan tarihsel sömürü sisteminden farklı olarak, çağımız sömürü sisteminde, küreselleşme ile 40 yıldır uygulanan serbest piyasacı yeni liberal anlayışla, dünya genelinde oluşan pastanın büyük kısmına merkez devletler el koymaktadırlar. Dolayısıyla bu ülkelerde demokrasi daha gelişkindir ve yurttaşların demokratik haklarını kullanmalarında çok fazla sorun yaşanmamaktadır. Zira uluslararası tekelci sermaye, sömürü yoluyla dünyanın birçok bölgesinde el koyduğu kaynaklardan elde ettiği devasa gelirin cüzi bir kısmını, kendi toplumlarının emekçi katmanlarına aktarmaktadır. Elbette bu ülkelerin, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin emekçi kesimlerinden daha fazla pay alan emekçi kesimleri, görece daha iyi ekonomik ve sosyal haklara sahip olmaları nedeniyle sisteme entegre oluyorlar. Bu nedenle, dünya kaynaklarını sömüren büyük merkez ekonomilerine sahip ülkelerde, demokrasinin daha gelişmiş gösterilmesinde bir sorun yoktur.

Kuşkusuz Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, paylaşıma sunulan pastanın küçüklüğü, paylaşımın emekçiler aleyhinde adaletsiz olmasına yol açtığından toplumsal tepkinin daha yüksek dozda olması kaçınılmazdır. Sistem tepkileri bastırmanın yolunu, tepki gösteren toplum katmanları ile onların temsilcisi örgütlenmeleri baskıyla susturmakta bulmaktadır. Bu ise burjuva demokrasisinin asgari normlarının bile uygulanmaması anlamına gelir. Sistemin temsilcisi iç iktidarın, bunu yaparken sığındığı argüman ise devleti korumaktır. Kısacası kapitalist sistemde, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de sisteme hakim zihniyete göre, devlet insan için değil, insan devlet (sermaye) içindir. Bu nedenle yıllardır, içinde Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın az gelişmiş veya gelişmekte olan birçok ülkesinde, burjuva demokrasisinin asgari normları bile uygulanmıyor. Durum sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde böyle değildir. Sözüm ona gelişmiş ve demokrasinin beşiği olduğu iddiasında olan ülkelerde de yerine ve zamana göre baskı ve şiddetin her türlüsünü görmek mümkündür.

Peki, gerçek amaç devleti korumak mı? Elbette değil, asıl amaç, iktidarların iktidarlarının devamı için sırtlarını dayadıkları sermayenin çıkarlarını korumak istemeleridir. Kuşkusuz bu durum, sermayenin ülkede oluşan pastadan daha çok pay almasını sağlamaktadır. Zira baskı ve şiddetin hakim olduğu, demokratik hakların kullanılamadığı, emek örgütlerinin baskı altına alındığı ülkelerde buna paralel olarak, emeğin pastadan aldığı pay gün geçtikçe düşmekte ve adaletsizlik alabildiğine artmaktadır. Kısacası demokrasi yokluğu eşittir gelir adaletsizliği ve emekçilerin yoksullaşması!

O zaman son yıllarda demokraside dibe vurmuş ülkemizin, gelir dağılımındaki tablosuna ve yoksulluğun ulaştığı boyutlara bir göz atmakta yarar var.

Evet, 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanı ve Milletvekili genel seçimlerinin hemen ardından, Türkiye kendini derin bir ekonomik krizin içinde buldu. Türkiye toplumunun belini büken bu kriz devam ederken, dünya genelini etkisine alan Covid-19 virüs salgınıyla karşı karşıya kalındı ve kriz katlanarak devam etti. Tüm bunlara karşın, maalesef ülkeyi yöneten iktidar bloku ısrarla kriz yok demeye ve gerekli tedbirleri almamaya devam ediyor. Zaman zaman yaşanan kur dalgalanmalarını ise, Türkiye’yi çekemeyen dış güçlerin işi diye açıklayarak, sorunun üzerinden atlıyor. Salgın döneminde, toplumun yoksul kesimlerine gerekli desteği vermeyen iktidarın bu politikasından dolayı kriz gün geçtikçe derinleşiyor ve kronikleşiyor. Bunun sonucu olarak enflasyon, işsizlik ve yoksullaşma artarak devam ediyor. Tarım bitirildiği için, temel gıda ürünlerine ulaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Milyonlarca çalışan ile emeklinin ücretleri rakam oyunları ile düşük gösterilen TÜFE artış oranında artırıldığı için, bu kesimlerin satın alma güçleri düşüyor ve hayat standartları geriliyor. İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Yaklaşık 1,5 yıldır doğru dürüst dükkan açamayan milyonlarca esnaf ile yanlarında çalışanlar perişan. Banka kredileri ödenemiyor, takibe giren borç stoku günden güne artıyor. İşte, ülkenin daha doğrusu yoksul ve emekçi halkın can yakıcı gerçek gündemini bunlar oluşturuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2020 yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na dair raporu 15 Haziran 2021 tarihinde yayınladı. TÜİK’in 2020 yılı verileri bir önceki yılı yani 2019 yılını referans aldığı için Covid-19 salgının etkilerini yansıtmıyor olsa da, Türkiye’de gelir dağılımı ve yaşam koşulları hakkında önemli bilgiler içeriyor.

TÜİK’in verilerini değerlendiren Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) önemli tespitlerde bulunuyor. İsteyen herkes rapora DİSK’in sayfasından ulaşabilir. Ancak ben yine de DİSAK-AR’ın tespitlerinden bazı çarpıcı sonuç ve rakamları buraya almakta yarar olduğunu düşünüyorum.

TÜİK verilerini değerlendiren DİSK-AR’ın raporuna göre; Türkiye’de hem toplumsal sınıflar arasında hem de cinsiyete göre eşitsizlik artış eğilimini sürdürüyor. Bu nedenle en zengin yüzde 10’luk grup ile en yoksul yüzde 10’luk grup arasındaki makas açılmaya devam ediyor. Nitekim 2010 yılında bu fark 14,2 kat iken 2019 yılında 14,6 kata yükseldi. Türkiye AB ülkelerine göre gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu ülke.  Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan verilere göre; AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında, Türkiye en yüksek Gini katsayısına sahip ülkedir. Gini katsayısı, bir ülkede milli gelirin dağılımının eşit olup olmadığını ölçmeye yarayan bir katsayıdır. Buna göre AB’ye üye 27 ülkenin Gini katsayısı ortalaması 0,302 düzeyinde iken Türkiye’nin Gini sayısı 0.410’dur. Yine Eurostat’a göre, Gini sayısı bakımından, AB ülkeleri içinde Slovakya, Slovenya ve Çekya gelir dağılımının en iyi olduğu üç ülke olurken, son sırada bulunan Türkiye’nin hemen üstünde Bulgaristan ile Litvanya yer alıyor.

DİSK-AR’ın tespitine göre; ücretli, yevmiyeli ve kendi hesabına çalışanların gelirleri 2010-2019 dönemini kapsayan 10 yılda yaklaşık 3 kat yükselmişken, işverenlerinki 4 kata yakın arttı. Ancak “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” ile saptanan gelirlerin beyana dayandığı dikkate alındığında, kayıtlı ve bordroya dayanmayan işveren gelir beyanlarında, işverenlerin gerçek gelirlerinin altında gelir beyan ettikleri dikkate alınırsa bu fark çok daha yüksektir.

DİSK-AR’ın bir başka tespiti ise, cinsiyete göre gelir dağılımında kadınlar aleyhinde olan eşitsizliktir. Buna göre, Ortalama hanehalkı fert gelirlerinde, kadınlar ve erkeklerin arasında ciddi farklar olduğu görülmektedir.

TÜİK verilerinin ortaya koyduğu bir başka gerçek ise yoksulluğun gittikçe arttığı gerçeğidir. Zira 2019 yılı itibariyle toplam 23 milyon 700 bin kişi yani ülke nüfusunun %29’u yoksul kategorisindedir.

Görüldüğü gibi, baskının arttığı, emek örgütlerinin hak aramalarının gün geçtikçe imkânsız hale geldiği Türkiye’de yoksulluk gün geçtikçe artıyor ve Türkiye üye olmaya çalıştığı AB ülkeleri içinde gelir dağılımı en kötü ülke olarak dikkat çekiyor. Yani neresinden bakarsanız bakın, bu durum demokrasi ile gelir paylaşımı arasındaki bağlantıyı çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Demokrasiyi ortadan kaldıran ve emekçi halk kesimlerinin temsilcisi örgütlenmelerin basın açıklaması yapmalarına bile izin vermeyen iktidar, hamaset ve milliyetçilikle halkı oyalamaya devam ediyor.

O zaman emekçi çoğunluk için ülkede oluşan pastadan daha fazla pay alabilmenin yolu, demokrasiyi hayata geçirecek bir yönetim anlayışına destek vermektir. Bunun yolu da, muhalefetin iktidarın hamasetine prim vermeden, halkın çoğunluğunun desteğini alacak bir programla ortaya çıkmasından geçiyor.

Veli Beysülen

Nuri ŞAHİN baskenthaber.org nurisahin0638@gmail.com
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.