20 HAZİRAN MÜLTECİLER GÜNÜ VE TÜRKİYE’DE SURİYELİLERE BAKIŞ!

2001 yılından beri, her yıl 20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü olarak kutlanmaktadır. Yani 20 Haziran her yıl dünyanın her yerinde, şiddet ve zulümden dolayı yerlerinden yurtlarından kopartılan, zulümden kaçan insanların sorunlarının konuşulduğu gündür. Mültecilerin yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek üzere çeşitli toplantılar düzenlemekte ve etkinlikler yapılmaktadır.
Birleşmiş Milletler, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmesi’nin 1. maddesinin 2. fıkrasına göre mülteci; “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal
gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından
haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu
ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle,
yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden
yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu
korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıs” olarak tanımlamaktadır. Bu durumda olan kişilerin, hukuki statülerinin tespiti ve tanınacak haklara ilişkin Birleşmiş Milletler tarafından yukarıda belirtilen çerçeve sözleşme kabul edilerek yürürlüğe konmuştur. Yine Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), mültecilerin durumunu yakından takip etmekte ve sorunların giderilmesi için ülkelerle birlikte çalışmalar yapmaktadır.
Kuşkusuz Türkiye bulunduğu coğrafi konum nedeniyle özellikle son yıllarda yoğun bir mülteci nüfusu bünyesinde barındırmaktadır. Elbette Türkiye’ye sığınan mültecilerin çoğunluğunu Suriye iç savaşından kaçan Suriye yurttaşları oluşturmaktadır. Bu nedenle son yıllarda hükümetin “Suriyelilere” tanıdığı kolaylıklar, yazılı ve görsel medya ile sosyal medyada zaman zaman gündem olur. Siyasette ise bazı muhalefet partileri iktidarı eleştirirken, Suriyeli mültecilere sağlanan kolaylıklar ve aktarılan kaynaklar üzerinden eleştiriler yöneltirler. Ne yazık ki bu eleştiri ve haberler zaman zaman maksadını aşarak milliyetçilik düzeyine ulaşmaktadır. Elbette hükümetin uyguladığı ekonomik ve sosyal politikaların, bu ülke yurttaşlarını mağdur etmesi eleştirilmelidir. Ancak bu mağduriyetlerin iç savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmış Suriyeli insanlara bağlanması, iktidarın bu ülke kaynaklarını bir avuç yandaşına aktarmasının üstünü örtmesine zemin hazırlamaktır. Kaldı ki iktidar, bu insanlar için Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliğinden destek almaktadır.
Kuşku yok ki, iktidarın kullandığı ve Suriye’de sahaya sürdüğü paramiliter yapılar dışında kalan, zorunlu nedenlerle Türkiye’ye sığınmış Suriyeli sığınmacılarla ilgili çoğu gerçek olmayan bu haberler ve bunlar üzerinden hükümete yöneltilen eleştiriler, yönetme anlayışını, ayrıştırma ve karşı karşıya getirme üzerine kurmuş iktidarın işine gelmektedir. Zira iktidar, özellikle sağlık alanında yaptığı tahribatı gizleyebilmek için, yurttaşların “Suriyelilere” öncelik tanınmasından dolayı hastanelerden randevu alamadıklarını, hastanelerde kendilerine sıra gelmediğini düşünmesini istiyor. Böylece 19 yıllık iktidarında sağlık alanında yaptığı tahribatı gözden kaçırıyor ve toplamsal tepkinin direkt hedefi olmaktan kurtuluyor. Asıl eleştirilmesi gereken, hükümetin Suriyeli insanların ucuz iş gücü olarak kullanılmalarına göz yumması olmalıdır. Zira bu politika ile bir yandan Suriyeli mülteciler sömürülürken, diğer yandan ise işsizlik artmaktadır. Doğrusu iktidara geldiği günden bu yana tüm uygulamaları, ülkeyi ucuz emek cenneti haline getirmek üzerine olan iktidar, zorunlu olarak Türkiye’de bulunan yoksul insanların, sermaye tarafından ucuz işgücü olarak kullanmasına olanak sağlamaktadır.
Peki, Suriye’de yaşayan insanlar neden ülkelerini terk ettiler? Neden başta Türkiye, başka ülkelerde, bunca sıkıntıyla karşı karşıya hayata tutunmaya çalışıyorlar?
Evet Suriye, emperyalist ABD ile ortakları, Ortadoğu coğrafyasında bulunan ve gün geçtikçe azalan enerji kaynaklarının kontrolü için bu bölgede bulunan ülkelerin, kendilerine engel olacak yönetimlerini değiştirmek, yönetimlerini değiştiremedikleri ülkeleri iç savaşla istikrarsızlaştırıp parçalayarak sınırlarını değiştirmek için hazırladıkları Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP), uygulanmasının önünde engel gördükleri Esat yönetimini değiştirmek için harekete geçmeleri ile büyük bir kaosa sürüklendi. Emperyalist blok Suriye’ye demokrasi getireceğiz iddiasıyla, bölgede bulunan çağdışı krallık, şeyhlik yönetimleri ile iş birliği yaptı ve Suriye’de iç savaş başlattı. 2011 yılında başlayan ve tüm karşı çıkışlara rağmen, zamanın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin ülkemizi de taraf haline getirdiği savaş nedeniyle, milyonlarca Suriyeli ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Elbette bunların büyük bir kısmı Suriye’nin sınır komşusu olan Türkiye’ye sığındı. Türkiye’de iktidar, Birleşmiş Milletler Mültecilik Hukuku çerçevesinde, bu insanları mülteci olarak kabul edip, yine BM’den alacağı destekle, kamplarda barındırmak yerine misafirlik statüsü ile ülkeye dağılmaları politikası uyguladı. Halbuki bu insanlara mülteci statüsü verilmiş olsaydı, kamplar kurulacak, BM gözetiminde sağlık, eğitim gibi birçok hizmet kendilerine yerinde verilecekti. İktidar bunu yapmak yerine, bir yandan ucuz işgücü olarak ülke içinde kullanmak, diğer yandan ise batıdan istediği tavizleri koparabilmek için bu insanları zaman zaman, “Kapıları açarım, Suriyelileri size gönderirim” tehdidine malzeme yaptı. Suriyeli mültecileri, içeriye ve dışarıya karşı kullanmayı amaçlayan bu politika sonucu ülkeye dağılmış olan bu insanların eğitimsizliklerinin üzerine, uyum sorunu da eklenince sıkıntıların baş göstermesi kaçınılmazdı. Bu göçmenlerin, eli iş tutan erkekleri, asgari ücretin altında ücretle çalışmayı kabul edip, ilkel koşullarda çalışırken, kadın ve çocuklar ise sokaklarda dilencilik yapmaya başladı. Üstüne bir de başka bir ülkede, eğitim ve günlük hayattan kopmuş gençlerin bulaştıkları, ya da bulaştırıldıkları suçlardan dolayı toplumun memnuniyetsizliği eklendi. Tüm bunlar üst üste binince, toplum sorunu sistemde görmek yerine, ne yazık ki dışarıdan zorlama ile başlatılan iç savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyeli mülteciler de gördü ve bu insanlara yönelik tepkiler yükseldi Elbette bunda iktidarın, Suriyeli mültecileri ülke iç politikasında kullanmayı düşünmesi ve onlara bazı kolaylıklar sağlaması da rol oynuyor. Bu arada başta partili Cumhurbaşkanı, AKP sözcülerinin zaman zaman “Suriyeliler” için harcanan parayla ilgili yaptıkları açıklamalar, ekonomik kriz, salgın ve iktidar uygulamalarının bunalttığı toplumun tepkisini bu insanlara yönelten bilinçli açıklamalardır. Halbuki bu paranın önemli bir kısmı BM ve AB fonlarından gelmektedir.
Dünya mülteciler gününde yapılması gereken, iktidarın bu ülkeye sığınmış milyonlarca Suriyeli yoksulun ucuz işgücü olarak kullanılmasına zemin hazırlayan gayri insani politikalarının yanı sıra, onları Avrupa’ya karşı koz olarak kullanma taktiğine karşı çıkmaktır. Kuşkusuz sadece bu politikalara karşı çıkmakla kalınmamalı, mültecilerin sorunlarının çözümüne dair politikalar üretilmelidir. Zira bu insani ve vicdani bir görevdir. Ne yazık ki Türkiye de bu tür çalışmalar oldukça sınırlıdır.
Sanıyorum bu konuda en ciddi çalışma, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) Dünya Mülteciler Günü kapsamında düzenlediği “Mülteci İşçiler, Sendikalar ve Barış” başlıklı online paneldi.
DİSK Genel Başkanı Dr. Arzu Çerkezoğlu’nun açış konuşmasını yaptığı panelde, mültecilerin Türkiye işçi sınıfıyla birlikte mücadele koşulları ele alındı.
Panele konuşmacı olarak, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Göç Araştırmaları Derneği (GAR) kurucularından Doç. Dr. Didem Danış, TEPAV araştırmacısı Omar Kadkoy ve Doç. Dr. Erhan Keleşoğlu konuşmacı olarak katıldılar.
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu panelin açış konuşmasında kısaca, mültecilerin zor koşullarda hayatta kalma mücadelesi verdiklerini belirterek, pandemiyle koşulların daha da ağırlaştığını vurguladı. Mültecilerin yeterli sağlık ve hijyen koşullarına ulaşamadıklarını dolayısıyla salgına karşı korunmasız kaldıklarına dikkat çeken Çerkezoğlu, “Bu salgın hepimize toplumun tüm üyeleri salgına karşı korunmadıkça, hiç kimsenin salgından korunamayacağını gösterdi” diye konuştu. Türkiye’deki sığınmacıların neredeyse tamamının yasal güvencelerden ve temel haklardan yoksun çalıştıklarını belirten Çerkezoğlu, bu güvencesiz statü nedeniyle işçiler yasal bir hak olan asgari ücreti dahi alamıyorlar dedi. Göçmen kadın işçilerin sorunlarına da değinen Çerkezoğlu, “Göçmen kadın işçiler, çalıştıkları işyerlerinde sıklıkla tacize maruz kaldıkları halde yasal yaptırıma uğrama veya sınır dışı edilme korkusuyla şikayet dahi edememektedirler” dedi. Panelde daha sonra söz alan panelistler sunumlarını yaptılar.
Kuşkusuz mülteciler zorunlu olarak göç ettikleri bu ülke de hayata tutunabilmek için çalışmak zorundalar. Onların çalışmak zorunda olduklarını bilen sermaye bunu fırsata çevirmekte ve onları ucuz iş gücü olarak kullanmaktadır. Bu nedenle, emek örgütlerine düşen, onların Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğunu görmek ve mücadele hattını onları da içine alacak şekilde genişletmeleridir. Kısacası işçi sınıfının yaşadığı sorunların nedeni mülteciler değildir. Dolayısıyla işçi sınıfını bir araya getirmek ve örgütlü şekilde mücadeleyi genişletmek emek örgütlerinin en önemli görevidir.
Veli Beysülen










