Köy Enstitülerinin Kuruluşunun 86. Yılı Anısına Düzenlenen 9.Geleneksel Resim-Heykel Sergisi Açıldı Mustafa AKGÜL Eğitimci-Yazar

Köy Enstitülerinin 86. kuruluş yıldönümü dalayısıyla Ankara Zafer Çarşısı Güzel Sanatlar Galerisinde 178 sanatçının eserinin sergilendiği 9.Geleneksel Resim -Heykel Sergisinin açılışı yapıldı.
17 Mayısa kadar ziyaretçilere açık olacak serginin açılış konuşmasını Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak yaptı.
Kemal Irmak,konuşmasında:
“Bu toprakların eşitlik, özgürlük, üretim ve aydınlanma hayalini konuşmak, canlı tutmak, emeği olanları anmak ve önemli bir deneyimi unutmamak, unutturmamak için buradayız. Çünkü Köy Enstitüleri, sıradan bir okul projesi değil, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yoksulluğun, cehaletin ve toplumsal eşitsizliğin ortasında filizlenen büyük bir toplumsal dönüşüm girişimidir. Bu nedenle Köy Enstitülerini konuşmak, yalnızca geçmişi anmak değil, bugünün eğitim anlayışını, toplum tasarımını ve geleceğe dair umutlarımızı da tartışmaktır.
Köy Enstitülerinin tarihsel arka planına baktığımızda, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devralınan ağır tabloyu görmek gerekir. Nüfusun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyor, okuryazarlık oranı son derece düşük seyrediyor, eğitim kent merkezleriyle sınırlı kalıyor, kırsal alanlar ise büyük ölçüde kaderine terk edilmiş durumda bulunuyordu. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yeni rejimin önündeki temel sorunlardan biri, halkı eğitmek ve toplumsal yaşamı dönüştürmekti. Çünkü siyasal bağımsızlığın kalıcı hale gelmesi, ancak düşünsel ve kültürel bağımsızlıkla mümkündü. Tam da bu noktada Köy Enstitüleri ortaya çıktı.
1940 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde kurulan Köy Enstitüleri, yalnızca öğretmen yetiştirmeyi hedeflemiyordu. Amaç, köyde yaşayan çocukların kendi yaşam alanlarından kopmadan, üretimle iç içe, eleştirel düşünebilen, sanata ve bilime açık bireyler olarak yetişmesiydi. Bu yönüyle Köy Enstitüleri, “iş içinde, iş aracılığıyla eğitim” anlayışını temel alan özgün bir pedagojik model ortaya koydu.
Bu okullarda öğrenciler yalnızca ders görmüyordu. Tarım yapıyor, bina inşa ediyor, tiyatro oynuyor, müzikle uğraşıyor, edebiyat tartışıyor, kütüphane kuruyor, üretimin bütün süreçlerine katılıyorlardı. Eğitim, yaşamın kendisiyle birleşiyordu. Bir öğrencinin elinde aynı anda hem kitap hem bağlama hem kazma bulunabiliyordu. İşte Köy Enstitülerinin en devrimci tarafı buydu. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışması.
Köy Enstitülerinin kültür ve sanat alanındaki etkisi ise Türkiye tarihinin en önemli aydınlanma deneyimlerinden biridir. Bu okullardan yalnızca öğretmenler değil; yazarlar, ozanlar, düşünürler, tiyatrocular çıktı. Anadolu’nun yoksul köylerinden gelen çocuklar, dünya klasiklerini okuyarak büyüdü. Yaşar Kemal, Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran gibi isimler, Anadolu gerçekliğini edebiyatın merkezine taşıdı. Özellikle Mahmut Makal’ın yazdığı Bizim Köy, köy yaşamının çıplak gerçekliğini görünür hale getirerek Türkiye’de büyük tartışmalar yarattı.
Köy Enstitüleriyle birlikte Anadolu insanı ilk kez kendi hikâyesinin öznesi olmaya başladı. Bu okullarda yetişen kuşaklar, yalnızca öğretmenlik yapmadı; halkın belleğini, dilini, kültürünü ve yaşamını kayıt altına aldı. Halk türküleri derlendi, tiyatro oyunları sahnelendi, şiirler yazıldı. Sanat, seçkinlerin ayrıcalığı olmaktan çıkarılıp halkın yaşamının bir parçası haline getirildi.
Bu nedenle Köy Enstitüleri yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda politik bir projeydi. Çünkü eğitim hiçbir zaman nötr değildir. Nasıl bir toplum istediğiniz, nasıl bir eğitim sistemi kurduğunuzla doğrudan ilişkilidir. Köy Enstitüleri; sorgulayan, üreten, dayanışmacı, laik ve kamusal bir toplum tahayyülünün eğitim modeliydi. Bu model, dogmatik düşünceye değil bilime, itaate değil eleştirel düşünceye; bireysel rekabete değil kolektif üretime dayanıyordu.
Tam da bu nedenle Köy Enstitüleri yoğun saldırılarla karşılaştı. Toprak ağaları, muhafazakâr çevreler ve dönemin egemen siyasal güçleri bu modeli tehdit olarak gördü. Çünkü Köy Enstitüleri köylünün yalnızca okuma yazma öğrenmesini değil, haklarını sorgulamasını da sağlıyordu. Enstitüler için “komünist yetiştiriyorlar”, “dinsizlik yayıyorlar”, “köylüyü devlete karşı kışkırtıyorlar” gibi suçlamalar yapıldı. Özellikle çok partili hayata geçiş süreciyle birlikte bu saldırılar arttı ve sonunda Köy Enstitüleri tasfiye edildi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Köy Enstitülerine dair yapılan yorumların hâlâ iki temel eksende sürdüğünü görüyoruz. Bir tarafta bu modeli Türkiye’nin en özgün aydınlanma hamlesi olarak değerlendirenler var. Diğer tarafta ise onu ideolojik bir tehdit olarak gören anlayış sürüyor. Ancak aradan geçen onlarca yılın ardından bile Köy Enstitülerinin hâlâ tartışılıyor olması, onların ne kadar güçlü bir tarihsel miras bıraktığını göstermektedir.
Bugün eğitim sistemine baktığımızda; piyasa merkezli politikaların, eşitsizliklerin, bilimden uzaklaşmanın, çocuk yoksulluğunun, fırsat eşitsizliğinin ve ezberci anlayışın derinleştiğini görüyoruz. Eğitimin kamusal niteliği aşındırılıyor, sanat ve kültür alanları daraltılıyor, eleştirel düşünce yerine itaat kültürü teşvik ediliyor. Böyle bir dönemde Köy Enstitülerini yeniden konuşmak nostaljik bir özlem değil; kamusal, bilimsel, laik ve anadilinde eğitim mücadelesinin tarihsel köklerini hatırlamaktır.
Çünkü Köy Enstitülerinin bize bıraktığı en önemli miras şudur, Eğitim yalnızca diploma veren bir mekanizma değildir. Eğitim; insanı özgürleştiren, toplumu dönüştüren, dayanışmayı büyüten ve yaşamı yeniden kuran bir süreçtir. Eğer bugün demokratik, eşitlikçi, doğayla uyumlu ve özgür bir toplum istiyorsak, eğitimi yeniden kamusal bir hak olarak düşünmek zorundayız.
Köy Enstitüleri tam da bunu göstermiştir. Yoksul köy çocuklarının dünyayı değiştirebileceğini Bir okulun yalnızca bina değil, bir toplumsal umut olduğunu… Ve en önemlisi, halktan kopmayan bir eğitimin bu ülkenin geleceğini değiştirebileceğini…
Bugün bize düşen görev, Köy Enstitülerini yalnızca geçmişin güzel bir hatırası olarak anmak değil, onların taşıdığı eşitlikçi, özgürlükçü ve halkçı eğitim anlayışını bugünün mücadeleleriyle yeniden buluşturmaktır.
Burada yapılan işler çok çok önemli. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. Ancak en önemlisi bu eğitim modelini, çağdaş bilimsel ve demokratik eğitimi Köy Enstitülerinin rehberliğinde yeniden tesis etmektir”dedi.
#MustafaAkgülEğitimciYazar
#OkuyalımOkutalımFarkındaOlalımTÜRKİYEM.










