TOPLUMA YANSIMAYAN BÜYÜME!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hanehalkı İşgücü Araştırma sonuçlarını 10 Haziran tarihinde yayınladı. Rapora göre işsizler ordusuna 275 bin kişi daha katıldı ve dar tanımlı işsizlik oranı %13,9 toplam işsiz sayısı ise 4 milyon 511 bin kişi oldu. TÜİK verilerine göre; Nisan 2020 – Nisan 2021 arası bir yıl içinde 531 bin kişi işsiz kaldı. Yine Nisan ayında toplam istihdam edilenlerin sayısı 193 kişi azalarak 28 milyon 56 bin kişiye geriledi.
Bence TÜİK raporunun üzerinde önemle durulması gereken noktası istihdamdaki artış ve azalmanın sektörlere dağılımıdır. Zira Nisan ayında istihdam edilenlerin sayısı bir önceki aya göre tarımda 62 bin kişi, inşaat sektöründe 9 bin kişi artarken; sanayi sektöründe 212 bin kişi, hizmet sektöründe ise 52 bin kişi azalmış görünüyor. Kuşkusuz bu artış ve daralmanın yaşandığı sektörler, önümüzdeki süreçte işsizlikte olabileceklere dair ipuçları veriyor. Zira artışın yaşandığı tarım ve inşaat sektörleri mevsim etkisi ile dönemsel artış yaşayan sektörlerken, düşüş yaşanan sanayi ve hizmet sektörleri, mevsimsel etkiden uzak, süreklilik arz eden sektörlerdir. Özellikle uluslararası iş paylaşımında işlevi yan sanayi olmakla sınırlı olup, ana ürün değil, ara ürün üretse de Türkiye’nin ana sektörü olan sanayide, üretimden hızla uzaklaştığını gösteriyor. Bu da önümüzdeki süreçte işsizlikte tırmanışın süreceği anlamına geliyor.
Öte yandan TÜİK’in atıl işgücü diye tanımladığı geniş tanımlı işsizlik oranı, 2021 yılı Nisan ayında bir önceki aya göre 1,7 puan artarak yüzde 27,4 oldu. Geniş tanımlı işsiz sayısı ise bir yılda 650 bin kişi artarak 9 milyon 837 bine yükseldi.
İstihdam ile ilgili olarak Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) başlattığı yeni bir araştırma tekniği de söz konusu. Bununla, istihdamın niteliğine göre bir ayrıma gidilerek, “Kayıtlı ve Tam Zamanlı İstihdam (KATİ)” adı verilen veriden yola çıkılıp açıklanan istihdamın ne kadarının sigortalı ve tam zamanlı çalıştığının ortaya konması amaçlanıyor. Böylece kayıtsız istihdam ile eksik istihdam dışında kalan tam zamanlı ve sigortalı olarak çalışanların sayısı ortaya çıkıyor. DİSK-AR’ın hesaplamasına göre; çalışma çağındaki 63,5 milyon insanın sadece 18,8 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda görünüyor. Bu durum, Türkiye’de nüfusun çok büyük bir kısmının kayıtsız ve eksik istihdamda olduğunu göstermektedir.
Tüm bu veriler, işsizliğin ve onun sonucu yoksulluğun hızla arttığını gösteriyor. Bunun sonucu olarak da, ülkede 26 milyondan fazla insan, yani nüfusun 1/3’ü sosyal yardım alıyor. Hâl böyleyken iktidar sözcüleri açlık ve yoksulluk yok demeye devam ediyorlar. Zira onlar açlığı, insanların iyi beslenme için gerekli ve yeterli gıdaya ulaşamamaları ve birçok temel ihtiyaçlarını karşılayamamaları olarak görmüyorlar. Onlara göre, insanlar ekmek yiyorlarsa aç ve yoksul değiller. Bu nedenle, 2021 yılı merkezi yönetim bütçe kanun tasarısının görüşmeleri sırasında, muhalefet sözcülerinin milleti kuru ekmeğe muhtaç ettiniz yönündeki eleştirilerine AKP’li bir milletvekili, “Ekmek yiyorlarsa aç değiller!” diye karşılık vermişti. Dahası 19 yıldır ülkede tek söz sahibi olan partili Cumhurbaşkanı, hafta içinde partisinin grup toplantısında, muhalefet partilerinin, bu konudaki eleştirilerine karşılık 19 yıldır ülkeyi yöneten kendisi değilmiş, ortaya çıkan yoksulluk tablosunun sorumlusu başkasıymış gibi, devlet olanaklarıyla yapılanları, partisine mal ederek, “Biz tüm imkanlarımızı seferber ettik. Elimizden geleni yapıyoruz, buyurun açları siz doyurun” diye seslendi. Bu söylem, uzun süredir devlet yönetiminde tek söz sahibi olan ve her söylediği elindeki parlamento çoğunluğu ile kanuna dönüşen Cumhurbaşkanı’nın, elinin altında bulunan devlet olanaklarıyla yapılan cüzi yardımları başında bulunduğu iktidar partisinin lütfu olarak algılatma çabası olup, devlet görevi ile bağdaşmamaktadır. Bir başka deyişle, ülkeyi yönetenlerin ülke gerçekliğinden kopmuş olmalarının işaretidir.
Bu arada TÜİK Türkiye’nin Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan yılın ilk çeyreğinde %7 büyüdüğünü açıkladı. Halbuki Türkiye 2018 yılının Ağustos ayından bu yana ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldığı gibi, Mart 2020’de bu yana da krizin üstüne gelen pandeminin olumsuz etkileri ile boğuşuyor. Dolayısıyla tüm bunlar varken Türkiye yılın ilk çeyreğinde bu büyüme oranına nasıl ulaştı, doğrusu anlamak mümkün değil. İşsizlik oranındaki artış da, kafalarda açıklanan büyümeyle ilgili soru işaretleri oluşmasına yol açıyor. O zaman geriye iki şık kalıyor: Ya açıklanan büyüme oranı gerçeği yansıtmıyor ya da bu büyüme üretime yansıyan bir büyüme değil.
Türkiye’nin önemli ekonomistlerinden Mahfi Eğilmez, Türkiye’nin son 20 yıldaki ekonomik büyümesi ile bunun toplum refahına yansımasını değerlendirdiği “Önce Zenginleştiren Sonra Yoksullaştıran Büyüme” başlıklı son yazısında buna dair ipuçları veriyor. Eğilmez’e göre, Türkiye 2003- 2013 arası dönemde kişi başı milli gelirin hızla arttığı bir büyüme trendi yaşarken, 2008 yılından itibaren yaşanan yapısal bozulmaların etkisiyle, 2013- 2020 yılları arasında yoksullaştıran büyüme trendine girdi.
Peki neydi bu yapısal bozulmalar? Yine Eğilmez’den aktarayım:
Eğilmez’in belirttiğine göre, Türkiye 2010 yılından başlayarak 2003-2008 yılları arasındaki bu yükseliş ivmesini kaybetmeye başladı. Zira 2001 ekonomik krizinden sonra uygulanan Uluslararası Para Fonu (IMF) programı 2008 yılında sona erince, bu programın zorlayıcı etkilerinin ortadan kalktığını aktaran Eğilmez, “Siyasette belirli rahatlama ortaya çıktı ve popülizme dönüş başladı.” diyor. Doğrusu Eğilmez’in bu tespiti, para bulmak için özel kredi kuruluşlarının (toplumda bilinen adıyla tefecilerin) kapısını çalan Türkiye’nin, IMF’ye gitmeyeceğiz inadının nedeninin sıkı denetimden kaçmak olduğunu göstermektedir. Eğilmez devam ediyor: “Aynı yılda Türkiye AB ile tam üyelik idealinden kopmaya başladı. Müzakereler aksadı, verilen sözler yerine getirilemez oldu.” Elbette tüm bunlar, bir yandan Türkiye’nin ekonomik yapısal düzenlemelerden koparak, başta Merkez Bankası, ekonomide düzenleme ve denetleme yetkisi bulunan özerk kurumların siyasetin hegemonyasına girmesine yol açarken, diğer yandan AB tam üyelik müzakerelerinin etkisiyle, insan hakları, demokrasi, hukuk alanlarında yapılacak reformların sağlayacağı sosyal ve siyasi rahatlamanın olanağı da ortadan kalkmış oldu. Bu nedenle, Türkiye hem ekonomik hem de siyasi olarak istikrarsızlaştı. Eğilmez, “Bu gelişmelerin sonucu olarak, Türkiye’ye döviz girişi düşmeye ve cari açığı doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla finanse etmenin yerini dış borçlanmayla finanse etmek aldı” tespitinde bulunuyor. Evet Eğilmez’in bu tespiti akla şunu getiriyor: Türkiye büyümekte olan cari açığını, üretime dayalı yabancı sermaye ile kapatamadığı için tefeci uluslararası sermayeden borçlanarak kapatıyor.
Elbette tüm bunların yanı sıra her yıl büyüdüğü açıklanan Türkiye’de çalışan, emekli, esnaf, köylü gibi alt gelir grubuna mensup toplumun emekçi kesimleri bu büyümeden pay alamadıkları için, yoksulluk artmakta ve daha çok insan yoksul kategorisine girmektedir. Bir başka deyişle, ülke nüfusunun %98’i gün geçtikçe yoksullaşırken, %2’si gün geçtikçe zenginleşmektetir. Daha açık bir ifadeyle, oluşan pastanın paylaşımında alt ve üst gelir grupları arasındaki makas, alt gelir grubu aleyhine gittikçe açılmaktadır. Yani ülkenin artan geliri, tabana yayılmıyor, aksine üst gelir grubunda toplanıyor. Açıkçası pastanın büyük kısmına iktidarın yanında saf tutan yandaş sermaye el koyuyor.
Tüm bu olumsuz tabloya karşın Cumhurbaşkanı, “Her ay onlarca yol, tünel, köprü, sulama tesisleri, baraj, millet bahçesi, TOKİ açılışı yapıyoruz.” diyerek, gelirin toplumun alt katmanlarına aktarılmasının aracı olan istihdama katkısı olmayan bu projeler üzerinden, muhalefetin “Toplum yoksullaştı.” eleştirilerine cevap veriyor. Halbuki bu projelerin çoğu Yap İşlet Devret (YİD) modeli ile devletçe sağlanan arsalar üzerinde, devletin kefaleti ile yurtdışından alınan kredilerle yapılmaktadır. Üstelik köprü ve tünellerden geçen yurttaşlar ücret ödüyorlar. Bu da yetmiyor verilen araç geçiş garantilerinden dolayı, her ay vergilerimizden milyarlarca lira para bu şirketlerin kasalarına aktarılıyor. Sulama barajları da yaptığını belirtiyor Cumhurbaşkanı, halbuki 2018 yılında yaklaşık 6 milyar lira olan sulama bütçesi, 2019 yılında 3 milyar liraya düşürülmüş.
Evet, işsizlik artıyor hem de ana sektörlerde ölçüsüz bir daralma söz konusu, ancak 19 yıldır ülke yönetiminde tek söz sahibi olan Cumhurbaşkanı, yapılanları partisine mal edip, muhalefete “Buyurun, açları siz doyurun.” diyebiliyor. Sanki muhalefet bu memleketin bütçesini yönetiyor, elinde vergi gelirleri var. Devlet, yaktığımız elektrikten, içtiğimiz suya kadar tükettiğimiz herşeyden vergi alıyor. Niçin alıyor? Bir yandan yapması gereken hizmetleri yapmak, diğer yandan ise herhangi bir nedenle zorda kalan yurttaşa yardım etmek için alıyor. Dolayısıyla bu söylem; uzun süredir devlet yönetiminde tek söz sahibi olan bir kişinin söylemi olamaz, olmamalı!
Veli Beysülen










